30 Mart 2010 Salı

Süperman Yaşlandı!

Küçükken izlenen filmler… Özellikle Pazar sabahları TRT-1’de yayınlanırdı. Kırmızı pelerini, altında vücudunu saran mavi elbisesiyle! Dünyayı kurtarır, insanlığa yardım ederdi. Uçabilir, kızılötesi görüşüyle her şeyi görebilir, bütün ağırlıkları taşırdı. Ormanda 10 kaplan gücündeydi! Kısaca belkide çoğumuzun kahramanıydı!


Bugün gördüm O’nu! Aslında uzunca süredir hissediyordum da konduramıyordum! Kahramanımdı o benim! Yapmazdı böyle! Kandırmazdı bizi! 

Hepsi film hilesiymiş! Herşey bir kandırmadan, halüsinasyondan ibaretmiş! Cem Yılmaz’ın dediği gibi; “Arkada iple uçuyor abi” miş! Hepsini gördüm süperman uçmamış! Süperman yaşamamış! Bir “man” kesinlikle “süper” değilmiş! Ve bunun hayal kırıklığı daha ağırmış! 

18 Mart 2010 Perşembe

www.ortakafagol. com...

Okul bitmiş, iş yok parak yok.. Günler sadece FM oynamak ve internet surf yaparak geziyor... Birden bir bakıyorum Alternatif Futbol sitesi diye bir reklam. Sene bundan 5 sene önce..
Önce ufak ufak forumdan başladım, sonra önce Portekiz  arkasından Hollanda ile ilgili yazılar yazdım. İnanılmaz güzel dostluklar kurdum ve hala devam ettirdiğim dostlar edindim, herkesin yaklaşık 1000'er adet post atıldığı konular tartışıldı.
İçinden bahis/dergi/spor yazarları çıkarmış ve herkesin artık birbirini hiç görmesede çok iyi tanıdığı forumumuz kabuk değiştirdi ve modaya uyarak patron İlker ve Can tarafından blog haline getirildi. Yine herkes oradayız,
Aha da linki buradadır; http://ortakafagolblog.blogspot.com/;

Hayırlı uğurlu olsun efendim...

12 Mart 2010 Cuma

AVATAR


Çok konuşulan, herkesin övgüsünü kimilerinin de sövgüsünü alan görsel şölen Avatar’a en nihayetinde gitmiş bulunmaktayım. Öncelikle tüm vatana millete hayırlı olmasını dilerim. Popüler kültüre de selam ederek girişimizi yapıp, gelişme ve sonuca doğru ufak bir yol alalım.
Gelişme ve sonuçta bol hayal kırıklığı bulacaksın ey sevgili yoluna şaşıran kişi; çünkü 10 kere söyleyeyim. “beğenmedim, beğenmedim, beğenmedim….” İnsanların bir de kült film muamelesi yapmalarına ayrıca kılım onu da belirteyim. Şimdi kısaca anlatalım ve neden beğenmedik dile getirelim.
Evet; görsel anlamda süper bir film. Hele ki 3 boyutlu olması insanı ayrıca cezp ediyor. Yüzüne gelen böcekler, ışık görselleri, kurulan dünya, sevgiler, çiçekler böcekler, yaratılan karakterler, dil; bunlar çok güzel olmuş. Zaten hayal dünyasına kaymak isteyen bünyeler için hiçte fena bir film değil. Filmde çok basitinden Amerika-Kızılderili savaşının 2154 yılındaki versiyonu anlatılmış. Doğayı sevelim, koruyalım, o bizim her şeyimiz teması çok güzel işlenmiş ki buna diyecek bir şey yok. Ama klasik Amerikan film klişelerinden kurtulamamış bir film. 12 yıl boyunca hazırlanılan ve büyük bütçeler harcanarak çekilen bir filmden insan daha güzel bir konu bekliyor. Şimdi gelelim konunun kısa özetine! (Kısa dedim korkun olmasın! Oku yani sıkılma!)
Kahramanımız Avatarlar’ın köyüne girmek ve oradaki yaşamı öğrenmek için gönderilen Amerikalı bir asker. Bir cihaz yardımı ile öbür tarafta oluşturulan dünyaya uyuyarak gönderiliyor. İnsanoğlu denilen vahşi yaratık orada maskesiz yaşayamadığı için mutlaka cihaz yardımı ile Avatarlar’ın yanına gelmek zorundalar. Tabi kahramanımızı Avatar halkı önce kabul etmiyor. Verilen eğitimler, kültürün tanıtılması ile ajan olarak giden kahramanımız bir de esas kıza aşık olunca ve gerçek hayatta sakat iken hayali dünyada oradan oraya koşabilen cabbar ceval biri olunca oradan çıkmak istemiyor. Ama bir yanda verilen görev var. Kahramanımızın casus olduğunun anlaşılması, insanoğluna da ihanet etmesi sonucu olaylarımız baş gösteriyor. İnsanoğlunun bölgeyi ele geçirmeye başlaması sonucu önce yerliler ağır makinalara yeniliyorlar ama kahramanımız ve doğa elele verip bu makine manyaklarını yola getiriyor.
Önce sevilmeyen ancak sonra kardeşim diye seslenilen bir baş kahraman;
Esas kıza aşık olunma ancak casusluk öğrenilince kendisini casus olmamaya inandırma;
Verilen eğitimlerle 1 ayda çabucak öğrenilen kültür, savaş tekniği, doğayla konuşma yeteneği;
Yatırımcıları savunan bir Amerikan emperyalizm görevlisi;
Manyak bir Amerikan komutan; ki “Hadi bitirelim şu işi akşama evde yemek istiyorum” cümlesi olayın bittiği, benim de tükendiğim yerdir.
Askerlerin gaza gelmesi;
Gibi gibi bir sürü klişeler filmde kullanılmış. Bu da beni fazlasıyla hayal kırıklığına uğrattı. Beğenmedim gitmeyin demek haddime değil ama ne olur “hayatımda gördüğüm en muhteşem filmdi”, “ bakın doğanın önemini ne güzel anlatıyor” “birde bizim evde bunu HD kalitesi ile seyredin o zaman anlayacaksınız!” “ama herkes çok beğendi bu yüzden gidin mutlaka” gibi cümleler kurmayın. Kurarsanız da yanımda olmayın! “heeeeyyyyyt” efekti sonrası gelebilecek bir “çotaaaank” sesi ile irkilebilirsiniz. Sonra bana niye vurdun demeyin. Seyredin vakit geçirmek için. Seyredin habersiz kalmamak için. Yine seyredin fikir beyan etmek için ve yine seyredin muhteşem görsel efektler için ama yılın filmi gibi şeylerden kaçının!

Ha birde o kızı kim seslendirmişse iki elim yakanda bilgin olsun! Hala gece rüyalarıma giriyorsun.

1 Ocak 2010 Cuma

Euro 2016 Adaylığı ve 3 Büyük(!)ler...


Tam sevineceğiz, tam yerimizden zıplayacağız, işte bu! En sonunda bizde adaylıkta olsa açıkladık diyeceğiz ki; tam bize uygun bir ortam oluştu! Yandaşlar ve karşıtlar grubu! Hem de öyle iki karşıt grup falan değil ha! İki ayrı ikili karşıt grup! (Tam bir tekerleme oldu! Bunu bir seferde söyleyene benden stat maketi :) )

1.grup; milliyetçi takılan grup. Vay batımız var ama doğumuz yok. Biz bir bütünüz nasıl olmazcılarla buna karşı çıkan kesim. Sanki devlet doğuya yatırım hiç yapmazken bunlar hiç susmazlarmış gibi hareket ediyorlar. Kardeşim oranın stattan adaylıktan daha önemli sorunları var. (Tamam, bir Diyarbakır orada olsaydı en azından Diyarbakır’ın adı başka bir şekilde anılırdı ama bu seni haklı çıkarmaz! Sus otur oturduğun yerde!)

2.grup ise en sevdiğim grup ki benim burada asıl üzerinden geçeceğim grup! Takımdaşlar! 3.büyük(!)çüler! En büyük takım bizim takımcılar! Bizim stadımız yok siz diğer takımdansınızcılar! Evet evet anladınız siz onu! Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı yokmuş ama Galatasaray’ın daha yapılmamış TT Arena’sı varmış! Bu nasıl olmazmış! Siz bu ülkenin en büyük takımının en büyük stadını nasıl aday statlara almazsınızmış! Zaten sporda bu ülkenin başına ne geldiyse bu üç büyüklerden geldi kardeşim. Harcadıkları paranın hesabını soran yok! Oraya nasıl geldiklerini, kimi besledikleri ve bu kadar potansiyele rağmen neler yaptıklarını sorgulayan yok. Tek dertleri kendi adlarını duyurmak, egolarını tatmin etmek olan, para babaları, mafyavari adamlar topluluğu..

Şimdi de benim stadım neden orada yok? Ben UEFA kriterlerini bilmiyorum ama bu adamlar orada bir çalışma yapıp bir tercih yapıyorsa bir bildikleri vardır ama olur mu? Onlardan daha çok ben biliyorumcular etrafta hemen türemiş. Karşı tarafın argümanı ise daha ilginç! “ezikbahçe” bizi bir tek burada geçiyor! Yani nereden tutsan elinde kalan bir güruh! Bir topluluk işte…

Bu kadar konuşuyorsun senin fikrin ne? Diye soranlara cevabım ise yok! Ben bilemem UEFA kriterlerini sadece mantıksal açıdan bakarım bir iki kelam edebilirim. “Trabzon niye yok?” Diyenlere cevabım oraya 30 bin seyirciyi hangi yolla, nasıl getirteceksin diye sorarım,,, “Diyarbakır olmalı” diyen M.Demirkol gibilere adı Avrupa’da bile terörle anılan bir şehre hangi insanı hangi güvenle getirtebileceksin derim...
“Şükrü Saraçoğlu olmalı” diyen güruha ise artık Türk Futbolunun yakasından inin diye haykırmak isterim. Stadınız, paranız, lobiniz, medyanız arkanızdaki her neyse gidin artık! Gidin de bizler de rahatlayalım…
Bir Anadolu takımı şampiyonluğa oynar! Hemen bir oyuncusuna kanca takılır! (Bknz; Ali Turan GS flörtü) Yetmeeeezzz! Bİr genç oyuncu çıkar! Hemen benim param daha fazla, benim lobim daha iyi, çevrem çok büyük! Ben daha çabuk harcarımcılar oradadır! (Bknz; Tarık Daşgün-FB; Okan Koç-BJK) Yeter mi? Yetmeeeeezzz! Hakem bir hata yaptı mı? Yandı! Hemen o para babaları kendi medyalarına çıkar, bir barkovizyon; iki ağlama! Bitmiştir hakemler artık.. Sanki önceki senelerde hakemle şapmiyon olunmamış gibi... Bknz'e gerek yok! Oyun hergün herhangi bir gazetede oynanıyor zaten! Aç oku!..
Şimdi de Euro2016 adaylığında kapışmaya başladılar. Bakalım sevgili GS camiası ne zaman olaya dalacak ve bu konu ne zaman bu 3 büyük(!)ümüzün şampiyonluğuna bağlanacak?

20 Kasım 2009 Cuma

Yeniden Merhaba :)



Eveett! Tekrar burdayım :) Uzun bir ara vermişim... Malum sevgili eşimiz uzak diyarlardan yanımıza teşrif ettiler. Bu da pek tabi buralarla ilgimizi ufak ufak kesti. O yüzden pek ilgilenememişim. Bu ilgisizlik sizlerinde dikkatini çekmiş olacak ki bir mail bir mail, maşallah mail box'ım dolmuş! Utku dön yaz bişeyler diyen mi ararsın, sen nerdesin okamadan duramıyoruz diyenler mi? Allahım tüm ülkenin şirazesi kaymış yokluğumda!! Neyse millet dert etmeyin buradayım ben. Geldim. Yazacağız elbet ve ilk iş pek tabi filmlerden başlayacak.. O zaman hadi geçelim ikinci posta.. :)

16 Ekim 2009 Cuma

SinnFein-İrlanda-Celtic


Neden sinn fein? Sinnfein nedir? Kardeşim nasıl okunuyor? Gibi gibi sorularla karşılaştım, karşılaşıyorum ve çok muhtemel karşılaşmaya devam edeceğim. Madem hayatım geri kalanı bu sorularla geçecek. Bende tek elden burada açıklayayım olay bitsin ben rahatlayayım sende yak bir sigara karşılıklı rahatlaşalım!

Ey Sevgili Eray Yalnız kulakların çınlasın! O kim diye sorma yazının çok ilerleyen bölümlerinde bu genç şahıs kendini anlatacaktır. (ya da anlatmaz çünkü yazı nereye gidecek inan bir fikrim yok! Hehe!)

Öncelikle şunu belirteyim biz Türk milletinin her konuda %100 bilgisi maalesef yoktur. Biraz bilgisayar, azcık teknoloji, 10 gr araba, bolca futbol ve orta seviyede İngilizce(konuşma 1, yazma 2 ama anlama 9; pratik yapamıyoruz kardeşim!) ile hayatı idare ediyoruz işte. Bende bu nadide milletin bir üyesiyim. Dolayısıyla pek sayın ziyaretçi SinnFein tarihi gelişimi ile ilgili bir şeyler bekliyorsan çok beklersin der konuyu kapatırım. (De get başka bloklara!) SinnFein İrlanda Cumhuriyeti’nde kurulmuş politik bir parti. İngiltere’de terör örgütü olarak ilan edilmiş IRA’nın siyasi kanadı. Yani çok kabaca, İspanya’daki Batasuna ve Türkiye’deki DTP gibi bir oluşum. Waayy ayrılıkçı örgüt elebaşısı diye saldırmadan önce oku! Oku! Oku! Sonra saldırırsın.

Diğer partilerden tabiî ki farkı var. Batasuna İspanya’da ve bir kısmı Fransa’da olan Bask bölgesinin bağımsızlığını savunuyor yani ayrılıkçı ve bağımsızlık yanlısı; DTP’de aynı şekilde Kürtler’in bağımsızlığını savunan yine ayrılıkçı bir oluşum. SinnFein’i bu oluşumdan ayıran nokta ayrılıkçı olmaktan ziyade birleşikçi bir düşüncede olması. İrlanda ile Kuzey İrlanda’nın tek bir çatı altında birleşmesini ve Kuzey İrlanda’nın Büyük Britanya’dan ayrılmasını savunan bir siyasi oluşum. Tarihe çok girmeden ve canını sıkmadan küçük bir özet vereyim. Avrupa tarihine baktığımızda İrlandalılar Avrupa’nın ilk sahibi olarak gözükürler Romalılar ile birlikte. O zamanlar Ostrogotlar, Vizigotlar vardı. Sene bilmem kaç. Bir de kıtanın batı yakasında Keltler vardı. İşte bu Keltler şimdiki İrlandalılar’ın ataları. Bu Keltler gel zaman git zaman Katolik olurlar. Hemen adada İrlandayı kurarlar. Dublin’i başkentleri ilan ederler ve Farmville oynamaya başlarlar. Ama başlarına gelecek kötü kederden habersiz kırlarda ovalarda koşturup mutlu mesut yaşarlar. Peki, sonra ne olur? İngilizler kötü karakter olarak senaryomuza dalar. Britanya güneşini taaa Avustralyalarda, Yeni Zellandalarda doğurup batırırken yanı başlarını karanlıkta bırakmak olmaz uleynn deyip Pis mafya babası sırıtışı ve ellerinde Puro ile güneşe bakarlar. O sırada kamera bize gülerek oynayan küçük çocukları neşeli mutlu köylüleri gösterir. Bizde biraz daha duygulanırız ve hata gözlerimizden yaşlar gelmeye başlar. (senin geldi mi Cevat? –sen bir dur bekle gelecek az kaldı! Daş yok mu daş!!) Neyse efendim dağıtmalım konumuzu. Ve İngilizler İrlanda’ya demokrasi getirmek için hemen yanı başlarındaki adaya girerler ve işte film burada başlar. Halkın çoğu Katolik olan İrlanda’ya Protestanlar’ı yerleştirerek İrlanda’yı tamamen ele geçirmeye çalışırlar. Kavgalar, çatışmalar, din savaşları derken İrlanda; Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılır. Kuzey İrlandanın başkenti Belfast’in ortasına set çekilir ve Katolik mahaller ile Protestan mahalleler arasında savaşlar başlar. Güney İrlanda Serbest İrlanda olarak ayrılır ama tabi üst tarafta toprakları kalmıştır. Ama o toprakları İngilizler’in oraya sürdüğü zengin Protestanlar ele geçirmiştik artık. Kuzey İrlandalı Protestanlar Büyük Britanya birliğinden yana olarak birlikçi adıyla anılırken. Güney İrlandalı Katolikler adanın gerçek sahipleri ayrılıkçı olarak adlandırılırlar. Tabi bu karışıklıkta çeşitli örgütler kurulmazsa olmaz dimi canım kardeşim? Kurulan örgütlerden IRA en çok ses getireni olur ve terör eylemlerine başlar. Baktılar olmayacak bu işi siyasete çevirelim parti kuralım derler ve sinnfein’i kurarlar. Partinin ismi Oldcaste adlı yerel bir kasabada basılan gazetenin isminde gelir. Tabi sene o zamanlar 1905 civarları… İşte böyle güzel kardeşim Sinn Fein böyle bir şey. Cumhuriyetçi ve birlikçilere karşı; İrlanda’nın tam bağımsızlığını isteyen aslında milliyetçi bir yapı ama sol görüşlü bir parti.

Dersen ki sendeki bu hayranlık nedir? Bu sefer sordugun soruya “sanane” gibi gayet terbiyesiz ve haddini aşan bir cevapta bulunmam. Eğer sıkılmazsan şuracıkta sen okurken ben anlatırım. (bu yazılar uzun kaçıyor, biraz kısa kesmeli sanki di mi Cevat Abi? –Utkuuuu defol git başımdan!)

Her Türk erkeğinde olmasa da hadi çoğu da demeyelim ve erkekle de kısıtlamayalım. Tüm sinema severlerde ya da küçükkene böle İngiliz İrlanda filmi seyreden birçok kişide İrlanda’nın uçsuz bucaksız ovaları, yeşillikleri bir heves bir hayranlık bir ne bileyim böyle gitme isteği uyandırır. Bende yine günlerden bir gün(inan bilmiyorum hangi gün) bir film izlerkene buraları gördüm ve hayran kaldım. Sonra araştırma ve inceleme dediğimiz AR-GE veya AR-İN bölümü başladı. Ulan araştırdıkça baktım ezilen halk! Emperyalist güçler! Adi İngilizler felan vs. benim de tabi o zamanlar kanım kaynıyor, gencim, en ateşli solcu benim. Koysan bir partinin başına Türkiye Sovyet birliği yaparım yani! O derece… :) böyle İrlanda ve İrlandalılar’a karşı sempatim oluşmaya başladı. İrlanda müzikleri, İrlanda birası ve en önemlisi Konyağı ve Baileys ile olay ilerledi. Cümle bile benim gelişimimi özetliyor! :) koministlikten liberalliğe geçiş ve biradan Baileys’e geçiş!! Vah vah…

İşte böyle sevgili ziyaretçi… Boston Celtic ve Celtic FC’de bundan dolayı sempati duyduğum takımlardır. Boston Celtic Amerika’ya göç eden Katolik İrlandalıların takımıdır. Celtic FC’de İskoçyada Glasgow’daki katolikler’in takımıdır.

Olay budur işte. Peki baştaki Eray kimdir diye merak halindesin değil mi genç? Eraycım kulağın çınlasın… Bu muhabbetlerimizi özlüyorum. İrlanda’da bir gün bira içmek ve Celtic-Rangers maçı seyretmek hayali hiç bitmez… Bir gün belki İrlanda'da buluşuruz belli mi olur? ;)

Sağlıcakla kalın efendim!

12 Ekim 2009 Pazartesi

Vicky Cristina Barcelona

Bir Woody Allen filmi. Geçen sene vizyona girmişti izlemeyi çok istiyordum ama kısmet bugüneymiş. Malum geçen sene özgürlüğe pranga vurulma ve/veya özgürlüğün son demleri olan evlilik öncesi hazırlık dönemleriydi. Bize de ertelemek kaldı. İyi ki ertelemişim zira evlilik öncesi izlenebilecek bir film değil zannımca! İnsanı düşünceden düşüncelere gark edebilir! Kaçınılmalı… Ha evlendiniz o zaman bir zahmet “eşe seyrettirilmeyecek filmler” listesine kendisini hemen ekleyin…

Öncelikle filmin süper müzikleri olduğunu belirteyim. Dinledikçe İspanyol müziğine ve illaki gitarına daha da bir hasta oluyorsunuz. Arkasından da Barcelona diyelim. Barcelona deyince ortalama Türk erkeğinin ilk aklına gelen Messi’li Xavi’li izlenesi takım Barcelona'dur. Bilmez bizim Türk erkeğimiz aslında Barcelona’nın bir şehir olduğunu. O yüzden sakın futbol filmi diye izleme bu filmi! Ben biliyordum da ne oluyordu peki? Koca bir hiç! Kardeşim sıkışmışız bu çorak Ankaralar’da!Nereden bileyim Barcelona'yı? Birde Avrupa Konseyi ödülü almışız! Kim veriyor bu ödülleri? Bu Avrupalılar hiç mi şehir görmedi acep? Pek Sayın Gökçek “kentinle gurur duy” buyurmuş! Bu filmi izle gel tartışalım! Neyse konudan uzaklaşıyoruz, daha çamaşır asacağım! Evet ne demiştik? Önce müzikler, sonra Barcelona ve filmdeki muhteşem hatunlar… Penelope Cruz, Scarlette Johansonn, Rebecca Hall ilk bakışta göze çarpanlar! :) Konunun ufak özeti şudur sevgili ziyaretçi. (ki sen ya Utkansın ya da Gaye çünkü başka kimse bilmiyor burayı!)

İki arkadaş Vicky ve Cristina, Vicky’nin tezi için Katalan kültürünü görmek ve incelemek ve gezmek için yine Vcky’nin bir uzaktan akrabası olan Judy’i ziyarete Barcelona’ya gelirler. Burada filmin ana kahramanı Jose Antonio –ki kendisi ressam olur ve ayrıca o kadın senin bu kadın benim herkesi yatağa atan bir piç rolünde- tanışırlar ve önce 2’li sonra 3’lü en son okeye dördüncü aranıyor şeklinde bir ilişkiler yumağı başlar. Yine söylüyorum müzikler ve çekim yapılan yerler süper.

Klasik Woody Allen filmi gibi. Ha dersen ki çok mu izledin lan Woody Allen filmi diye bende çekinmeden “sanane” der, ağzına burnuna dalarım! İzlemedim ne olacak? Neyse... Woody Allen'ın filmlerinde insanı çeken herşey bu filmde de var. Sıradan konular, herkesin başına gelebilecek basit olaylar ve bu olayların birbirine karışması ile kurulan kurgular. Güzel ve anlamlı diyaloglar (ama bu filmde çok az sahnede var), güzel mekanlar ve sürprizli olmayan ama filmi izleyenin beklemediği ya da istemediği sonlar. İşte Woody Allen filminin özellikleri. Vicky Cristina Barcelona'da da bunlar var.

Vicky özgürlükten korkan, muhafazakar, tabuları olan; Cristiana ise tamamen farklılığa açık, cinselliği ön plana çıkaran, ne istediğini bilmeyen ama ne istemediğini bilen iki Amerikalı turistler ki; bu iki kadını aslında tek kadın olarak algılayabilirsiniz. Her erkeğin isteği Cristina gibi bir kadın eğlencelik ve Vicky gibi bir kadın evlenmelik! İşte bunu sevgili yönetmen tek kişi üzerinde değil iki karakter olarak göstermiş bize. Di mi Cevat Abi? -Utkcum hatunlar çok güzeldi katılıyorum sana!! :p

Javier Bordem tam bir çapkın İspanyol piçi rolünde. Kim olursa götürürüm abi, fark etmez! Romantiğine romantik; duygusalına duygusal takılırım diyerek herkese kol kanat geren bir şahıs. Ama her Woody Allen filminde olduğu gibi ya da romanlarında; bunun bir de antitezi mevcut. Vicky’in evlenmek üzere olduğu Doug… Klasik Amerikalı! Bildiği tek şey teknoloji, araba, lüks evler arabalar vs.. Bizim Lacoste giyen, iş adamı kılıklı birtek teknoloji konuşan artist erkeklerimizden yani. Mevcut da böyle tanıdığım çok! ama öte yandan mükemmel bir erkek, ince, duygulu düşünceli ve Vicky’i çok seven zat! Ama her mükemmel erkeğin başına gelen o "ama o çok iyi bir erkek" vıgı vıgısı, bu nadide çocuğumuzun da başına geliyor ve Vicky tarafından aldatılıyor. Ama tabi kendisi bunu bilmiyor. Çünkü saf ve çok seviyor. İzleyeci olarak diyebilirsin ki “işte burası saçma, nasıl görmez kızın alakasızlığını?”. Ama zaten Woody Allen’ın anlatmak istediği o olmadığı için görmüyorsun. Burada amaç kadınların kafalarının nasıl çalıştığını ve bu cinsiyetlerin ne derece manyaklaşabileceğini gösterebilmek. Her çeşit renklilik var kardeşim bunlarda! Woody Amcam da yaşının ve yaşamışlığının verdiği tecrübesi ile bunu gösteriyor zaten.

Penelope abla da ressamın depresif eski eşi rolünde ve mükemmel bir oyun çıkarmış. Elinde sigarası ile deresif ve sinrli halleri görülmeye değer. Jose Antinio ile yaşadıkları aşk, bohem hayat ve aralarındaki eksik kalan şey çok iyi işleniyor. Bu eksik kalan şey (ney ulan ney? İşte kelime bulamadım…) Cristina ile dolmaya başlıyor ve 3’lü bir ilişki başlıyor. Bu arada Vicky de hafta sonu tatilinde beraber olduğu ressam Jose amcamıza aşık oluyor ve beraber oluyorlar. Başta karşı çıktığı, kavga ettiği eleştirdiği adama aşık oluyor! Evet ne demiştik? Jose amca romantikle romantik olabilen bir piçtir demiştik di mi? Olan oluyor ama korkuları Vicky'e engel! Bir çeşit içten içe vicdan hesabı (yapmayacaksın güzelim o zaman hehe!)

Velhasıl kelam oylalar gelişiyor. Birleşmeler, ayrılıklar, kavgalar, sorgular vs vs sonrası iki turistimiz Vicky ve Cristina Amerika’ya geri dönüyorlar. Bizde her kızın kafasındaki gibi “öyle bir zamandı ve geçti” cümlesinin ne anlama geldiğini sorguluyoruz işte filmin sonunda. Ne demek lan öyle bir zamandı ve geçti? Ne demek ha?
Uzun geçti farkındayım ey okuyacak olanlar. Aslında yazılacak daha çok şey var. Filmin son sahnesinde Vicky’nin kurşunla elinden yaralanması gibi Woody Allen bitişi, Cristina’nın “ben gidiyorum farklılık arıyorum dediği” sahnede Penelope Cruz’un çıldırması –ki en komik sahnesidir gözümde- Doug’un Lacoste T-shirtünü Docker marka pantolonunun içinde eli cebinde gezdiği sahne (Bu seni ilgilendirmiyor olabilir! Zira 30’lu yaşlara geldiğim şu zamanlarda bu şekilde gezmeye başlayacağım diye korkmuyor değilim), Oviedo’daki gitar dinletisi, muhteşem Barcelona, Oviedo manzaraları gibi birçok anlatılması gereken şeyler var. İzleyip görülmeli, bir akşamı keyiflendirilmeli bence… Ama keşke Woody Allen’da bir yerlerden köşeden çıkıp bir iki replik atsaymış keşke ya da Jose’nin babası rolünde oynasaymış dedirten bir film…

Evet filmin ana fikri; kesinlikle Barcelona’ya gidilmeli! Kadınlar, sevgililer başıboş bırakılmamalı! Ve en kısa zamanda Jose Antinio nasıl olabiliriz araştırılmalı!

Evet sevgili okurlar (orda mısınız? Heyyy size sesleniyorum uzadı biliyorum) olay bundan ibaret. Tez zamanda izleyin efendim…